İnceleme: Resident Evil Requiem

By

Published on

in

Resident Evil Reuqiem Duvar Kağıdı

Capcom’un altın çağına… Pardon, Resident Evil Requiem incelemesine hoş geldiniz.

Resident Evil serisi bugüne kadar bize iki farklı noktayı ustalıkla sundu: Ya cephanemizin bittiği o çaresiz koridorlarda ter döktük ya da elimizde makineli tüfekle tarikat üyesi zombiler avladık. Ancak Capcom bu sefer mutfakta farklı bir tarif deniyor. Resident Evil Requiem, serinin o meşhur korku mirasını ve RE4’ün adrenalin dolu aksiyonunu başarıyla harmanlıyor.

Şef, her dönemden en sevilen malzemeleri seçmiş ve ortaya serinin tüm genetik mirasını temsil eden bir spesiyal çıkarmış. Bize düşen de bu ziyafete iştirak etmek.

Hiç başlamadan şunu söyleyeyim; bu oyunu bir bütün olarak herkesin sevmeyeceğini biliyorum. Bir taraf oyunun gerilim dolu ilk yarısından çok keyif alırken diğer taraf oyunun aksiyon dolu ikinci yarısından daha çok keyif alacak. Fakat bir grup var ki bu oyunun sunduğu tüm keyiften yararlanacak: Madalyonun iki yüzüne de gönül verenler.

Şahsen ben Resident Evil Requiem’e bayıldım. Serinin farklı oyunlarda yaşattığı iki farklı ruh halinden de eşit derecede zevk almayı başarabildiğim için mutluyum. Bu oyunun harika bir kombinasyon olduğunu düşünüyorum. Gelin şimdi bu iki farklı ruh halinin ne olduğunu ve Requiem’in neden bu kadar sağlam bir yapım olduğunu konuşmaya başlayalım.

Grace Ashcroft

Oyunun tümünde ana karakterlerimiz olan Grace ve Leon arasında geçişler yapıyoruz ancak ilk kısımda ağırlıklı olarak seriye yeni eklenen Grace karakteri ile oynuyoruz. Grace ile oynadığımız kısımlar daha gergin, korku ağırlıklı, kendimizi savunmamızın daha zor olduğu kısımlar. Leon’u kontrol etmeye başladığımızda ise biraz önce bizi avlayan düşmanların başına bela olup adeta biz onları kovalar hale geliyoruz.

Oyun FBI’da analist olarak çalışan Grace’in şüpheli bir ölümü sahada incelemek için 8 yıl önce annesinin öldürüldüğü Wrenwood oteline dönmesiyle başlıyor. Grace ile oynarken mermimiz ve silah çeşitliliğimiz oldukça kısıtlı; bu da haliyle her bir düşmanı gözümüzde çok daha tedirgin edici bir engele dönüştürüyor. Şahsen ben karakter olarak da Grace’i sevdim. Leon’un aksine gerçekten kendisi de korktuğu için oyuncuya da gerilimi yoğun şekilde hissettirmeyi başarıyor. Tepkileri, çığlıkları hatta gerildiği anlarda nefes alışverişi bile ana uygun olarak sizi atmosferin içine iyice çekiyor. Grace’in genel oynanış döngüsünde serinin diğer oyunlarından alışkın olduğumuz gibi eksik olan parçaları bularak, yeni odaları açarak, yaratıklarla mücadele ederek ve küçük bulmacaları çözerek ilerliyoruz. Peki bu kısmı bir başyapıt yapan yenilikler ne?

Bir zombiden daha fazlası

Oyundaki zombilerin karakterleri var… Evet, gerçekten böyle. Hayır, zombilerle oturup varoluşsal sancıları üzerine derin felsefi sohbetler yapmıyoruz fakat gördüğümüz zombiler bomboş bir et parçasından çok daha fazlası olduğunu hissettirmeyi başarıyor. Sanırım buna en iyi örnek ışıkları kapatmak isteyen zombi. Haritanın bir bölümünde karşılaştığınız bu dostumuz nerede açık bir ışık görürse “Olamazzz, olamazzz!” diyerek ışığa doğru hızla yönelip ışığı kapatıyor. Biraz olsun oyunlara aşina olan okurlarımız bu noktada hemen bunun nasıl bir oynanış mekaniğine döneceğini sanırım hayal etmiştir. Bir koridorun ışığını yakıp zombiyi oraya çektikten sonra karanlık kalan diğer kısımdan dolaşma gibi çözümler üretebiliyorsunuz. Şarkı söyleyen zombi ve temizlik hastası zombi gibi üzerine kafa yorulduğunu hissettiren oldukça keyifli yenilikler getirmeyi başarmışlar.

Bunun ötesinde mekan tasarımları, serinin genetiğine sadık kalarak hem boğucu hem de hayranlık uyandırıcı bir detay seviyesine sahip. Bu atmosferi asıl destekleyen unsur ise, haritanın farklı köşelerinde sizi bekleyen ve adeta birer mini boss gibi karşınıza dikilen korkunç yaratıklar. Peşinizi bırakmayan bu canavarlar gerilimi sürekli yüksek tutuyor ve oyunun bir an bile monoton hale dönüşmesine izin vermiyor.

Görmüş Geçirmiş Bir Adam

İlk kısımda ekran süresi daha az da olsa Leon’a geçişler yapıyoruz ve bu geçişler gerçekten mükemmel. Leon’a geçtiğimiz anda gücü sonuna kadar hissediyorsunuz. Yılların getirdiği tecrübe ve tehlikelere karşı olan umursamazlık resmen oynanışa yansıyor. Grace’in çığlıklar içinde kaçtığı yaratıkları Leon, Hollywood tarzı esprili replikler kullanarak parçaladığında oyunun tonundaki değişikliği tamamen hissediyorsunuz; bu da iki karakter arasında net bir hissiyat farkını başarıyla oluşturuyor. Leon’un Grace’e göre çok daha fazla silahı mevcut. Oyunun ikinci yarısında daha da artacak olan bu çeşitlilik ilk yarıda da yeterli hissettiriyor. Leon ile oynadığımız kısımlar doğal olarak daha kaotik ve aksiyon dozajı tavan yapan sekanslara sahne oluyor. Özellikle oyunun henüz başlarında elinde elektrikli testere ile karşımıza dikilen doktor zombi ve sonrasında o testerenin elden ele gezmesiyle (evet hem diğer zombiler hem de Leon testereyi kullanabiliyor) oluşan hengame çok keyifliydi.

İkinci Perde

*Eğer henüz oyunu oynamadıysanız ve fragmanlarda az çok gördüklerimiz dışında bilgiler edinmek istemiyorsanız bu noktadan sonrası oyunun ikinci yarısı hakkında hafif spoiler içerecektir.

Resident Evil Requiem’in ikinci yarısında benim görmekten çok keyif aldığım bir şey oluyor: Leon ile Raccoon City’nin kalıntıları içinde bir maceraya çıkıyoruz. Oyunun ilk yarısında ağırlıklı olarak Grace ile oynadığımızı söylemiştim, burada ise ağırlıklı olarak Leon ile devam ediyoruz. Oyunun tüm atmosferi ve temposu burada tamamen değişiyor. Öldürdüğünüz her düşman için puanlar kazanıp bu puanlar ile çeşitli geliştirmeler ve itemler satın alıyoruz. Belki biraz tuhaf hissettirse de öldürdüğünüz her düşman için ekranın sağ üstünde kazandığınız puan anlık olarak görünüyor.

Şahsen ben bu kısımdaki hiçbir şeyden rahatsız olmadım. Resident Evil 4 serideki en sevdiğim oyunlardan biri, dolayısıyla ben zaten Leon ile aksiyona girmeye, hele ki bunu her şeyin başladığı Raccoon City’e dönüp kül olan bu şehirde yapmaya dünden razıyım. Leon ile kendimi tamamen kaptırıp silahlarımı geliştirmeye, marksman tüfeğini ve scope kullanmadan ateş açtığınızda hasarı artıran charm’ı takıp zombilere headshot atmayı ve yıkılan gökdelenlerin içinde kırılmak üzere olan camların üstünde zombilerle kapıştığımız o hesaplı aksiyona bayıldım.

Oyunun sonlarına dair açık şekilde bilgi vermeyeceğim. Fakat kabaca anlatmak gerekirse sonlara yaklaştığımızda Leon ve Grace arasında geçişler yapmaya geri dönüyoruz; burada da karakterlerin kendine has oynanış hissiyatı ve bölüm dizaynı benzer şekilde devam ediyor. Finale yaklaştıkça oyun boyunca merak uyandıran konular yavaşça açığa çıkmaya başlıyor ve finale geldiğimizde oyun bizi iki seçeneği olan bir karar anıyla baş başa bırakıyor. Ben hem oyunun sonlarına doğru ilerlerken temposundan hem de hikayenin bağlanışından tatmin olmuş şekilde ayrıldım. Elbette herkesin hikaye konusunda bambaşka beklentileri var; şahsen ben oldukça keyif aldım ve şimdiden sıradaki oyun üzerine hayaller kurmaya başladım.

Kısacası Grace’in çaresizlik dolu koridorlarından Leon’un gövde gösterisine uzanan bu yolculuk, bizlere tek bir oyun içinde iki farklı deneyim sunuyor. Eğer siz de “Ben hem o eski malikanelerin tekinsizliğini özledim hem de zombi avlamanın adrenalini seviyorum” diyenlerdenseniz, Requiem aradığınız o kusursuz karışım olabilir.