Konuş Deli: “Prince of Persia: The Sands of Time için Adalet Çağrısı!”

By

Published on

in

prince of persia the sands of time

Yıl 2010, Prince Of Persia: The Sands of Time diye bir film çıktı. Herkes yine “bir oyun uyarlaması” diye burun kıvırdı… Ama ben o filmi unutamadım!

Şimdi baktım, filmin IMDb ortalaması 6.5…

Daha bu cümlede bile içim daraldı. Neyini beğenmediniz ki? Yerden yere vurulan, suratına tükürülüp zorbalığa maruz bırakılan, Luke’un uzaylı ineğin memesinden süt içtiği Star Wars: The Last Jedi’ın bile IMDb puanı 6.9!

Bütçesi var (185 milyon USD), görseli var, aksiyonu var. Hadi bunların hiçbirini sevmediniz, peki ya Destan ve Tamina arasındaki o deli dolu cinsel gerilim…?

Neyse tamam. Şimdi filmi başa sarıp elimden geldiğince sakin bir şekilde size bu filmi neden bu kadar sevdiğimi anlatayım.

Önce Bir Hatırlayalım

Prince of Persia: The Sands of Time, Ubisoft’un aynı adlı oyun serisinden ilham alıyor. Hikaye oyunla birebir örtüşmüyor, karakter dinamikleri değiştirilmiş, bazı unsurlar özgünleştirilmiş ama bu kötü bir şey değil. Zira film kendi içinde tutarlı, kendi yolunu çizen ve kendi macerasını anlatan bir yapım. Ben de zaten bu yazıda filmi tek başına bir yapım olarak ele alacağım.

2010 yapımı bu film öyle “eh işte” tarzı uyduruk bir uyarlama değil; arkasında Disney var, yapımcısı da Jerry Bruckheimer. Yönetmen koltuğunda ise Harry Potter ve Ateş Kadehi filminden hatırlayacağınız Mike Newell oturuyor.

Mekanlar gerçekten şahane. Çölde geçen sahneler, kalabalık alanlar, mistik tapınaklar… Hepsi “bunu sinemada izlemek lazım” dedirtiyor.

Kadrosu da güçlü: başrol Jake Gyllenhaal Pers Prensi Destan olarak karşımıza çıkıyor, Prenses Tamina rolünde ise Gemma Arterton var ki, gözümüz gönlümüz açılıyor. Tus karakterini çok iyi canlandıran Richard Coyle ve üstüne bir de Ben Kingsley gibi bir efsane eklenmiş, daha ne olsun?

Filmdeki tüm karakterlerin kendine has bir kişiliği var. Neticede bu film hafif mizahi dozu olan bir Disney filmi; elbette karakterler hafiften karikatürize edilmiş ama bu durum filmde kesinlikle sırıtmıyor. Tam tersine, filmin tonuyla uyumlu bir şekilde her biri hikayeye ayrı bir tat katıyor. Karakterlerin kendi içinde tutarlı ve sevilesi olduğunu söyleyebilirim.

Mevzu nedir?

Film alternatif bir çağda, Pers krallığında geçiyor. Kral Sharaman’ın üç oğlu var: ağırbaşlı Tus, öfkeli ve içgüdüsel Garvis, bir de sokaklarda elma çalarken evlatlık alınıp kraliyet ailesine katılan Destan. Kral Sharaman, Destan’ın gözlerine bir kez bakıyor ve bakar bakmaz “İşte adam olacak çocuk” diyerek Destan’ı oğlu olarak kabul ediyor. Bence gayet mantıklı bir çocuk seçme yöntemi; ben de adam olmayacak çocuğu gözünden direkt anlarım. Mahalle maçlarında top kendisinin olduğu için kaleye hiç geçmeyen şımarık zengin çocuk mesela. O güç zehirlenmesi, o kibir… Destan öyle bir çocuk değil işte, yokluk görmüş, yiğit bir çocuk.

Bir gün saray danışmanı Nizam, Alamut Kalesi’nde düşmanlara silah üretildiğini söyleyince, kardeşler arasında kısa bir “Ne yapmalı?” krizi yaşanıyor. Komutayı devralan ağırbaşlı abimiz Tus, Nizam’ın da gazına gelerek kaleye saldırma kararı veriyor.

Ve işte, hikayemiz burada tempo kazanmaya başlıyor.

Kale kuşatması, Destan’ın aşırı havalı sahneleri, hançerle ilk karşılaşma derken film bizi yavaş yavaş kendi temposuna alıştırıyor. Ama öyle sıradan bir “kılıçları çektik önümüze geleni kesiyoruz” hikayesi değil bu. Çünkü bu hikâyenin merkezinde, neredeyse bütün yaşananları tetikleyen tek bir obje var: bir hançer. Bu sıradan bir hançer değil. Kabzasındaki mücevhere bastığınızda zamanı geriye alabiliyor. Bildiğiniz ben bu yazıyı yazarken nasıl Ctrl + Z yapıyorsam, bu hançer de onu gerçek hayatta yapıyor.

İnsan filmi izlerken kendinde de böyle bir hançer olsun istiyor. Mesela anlık bir öfkeyle patronuna ağzına geleni söyledin mi? Bas hançere. Eski sevgiline gecenin üçünde “özledim” mi yazdın? Bas hançere. Ben öyle bir şey yaptığımdan değil de… Sizin için söylüyorum.

Akılda kalan sahneler

Filmin öyle bazı sahneleri var ki, çocukken ilk izlediğimden zamandan beri o sahneleri unutamadım. Gelin bu sahnelerden bir kaçına göz atalım.

İlki, Destan’ın gece vakti kaleye sızma sahnesi. Sessizce, gölgelerin içinden ilerliyor. Adamları uzaktan arbaleti çıkarıp demir çubukları duvara dikey şekilde saplarken Destan, o çubuklara elleriyle tutunarak yukarı tırmanıyor. Tırmanışın sonrasında çok keyifli ve bence güzel ayrıntıları olan bir aksiyon sekansı ve sonrasında gelen o atlayış… Bir “leap of faith” ama sadece boşluğa değil; çocukluk hayallerime, ekran başında saatler harcadığım oyunlara, “ben de böyle atlayabilirim” diyen iç sesime doğru yapılan bir atlayış.

Bir başka sahnede bambaşka bir ton devreye giriyor: Kum fırtınası. Göz gözü görmüyor. Tamina ve Destan, fırtınadan korunmak için bir çadıra sığınıyor. Dışarısı kıyamet gibi koparken içeride sakin bir sessizlik var. Bu sahnede karakterlerin aralarındaki dinamik zirve yapıyor, ikilinin birbirine karşı ördüğü duvarlar yıkılıyor. Görsel olarak çok güçlü ve unutulmaz bir an.

Belki de filmin en ikonik anı: Destan’ın hançeri ilk defa kullanışı… O an her şey aniden yavaşlıyor; zamanın geri sarıldığını sadece göstermiyor, resmen hissettiriyor.
Kumlar havada dans ederken, aralarından süzülen o altın rengi parlak ışık, hançerin mistik gücünü izleyiciye aktarıyor. Görsel efektler bugün için bile etkileyici. Ne abartılı, ne de sönük; tam kararında. Kullanılan müzik de şahane, bu sahne için daha iyi bir müzik düşünemiyorum. Bunların hepsi bir araya gelince ortaya büyülü bir sahne çıkıyor.

Tabii bir de unutulmaz teke tek düellomuz var: Um’Bakr kabilesinden gelen sempatik bıçak atıcısı karakterimizin, tapınakta bir Haşhaşi ile teke tek dövüşü. Sahnenin temposu çok güzel ayarlanmış. Her hamlede bir tereddüt, bir ölçme biçme durumu olması… Sadece fiziksel değil, zihinsel bir savaş!

Bu sahneler filmi sadece “izlenebilir” değil, “hatırlanabilir” kılıyor. Tabii filmde anlatılmaya değer sahneler bunlardan çok daha fazla, ama onları da izleyip kendiniz deneyimlemeniz için size bırakıyorum.

Görsel ve İşitsel şölen!

Prince of Persia: The Sands of Time’ı yeniden izlerken en çok dikkatimi çeken konulardan biri prodüksiyon kalitesi oldu. Kurulan bazı setler o kadar dolu, o kadar detaylı ki hayran kalmamak elde değil. Atmosferi sonuna kadar hissettiriyor. Filmin müzikleri gerçekten temaya cuk oturmuş. Arap esintili ezgilerle yapılmış ama böyle “bakın burası Ortadoğu’dur ha!” diye bağırmıyor. Yerinde, dozunda ve sahnelere güzelce yedirilmiş. Özellikle hançerin kullanıldığı sahnede duyulan o uğultulu, mistik ses… gerçekten çok iyi çalışıyor.

Bazı şahsi nedenler

Bu filmi belki de haddinden çok sevmemin bazı kişisel sebepleri de var elbette. En barizlerinden birisi çocukken bu filmin DVD’sini almış olmamız. O zaman internetimiz yok. Kardeşimle birlikte bu filmi döndüre döndüre yıllarca izledik. Bazı sahneleri artık ezberlemiştik. Film bir noktadan sonra bizim için bir ritüele dönüştü. Ayrıca çöl temasına oldum olası ayrı bir zaafım var. En sevdiğim kitap serisi Dune. Star Wars’ta en sevdiğim sahneler Tatooine’de. Uncharted serisinde en sevdiğim oyun çölde geçen 3. oyun. Jake Gyllenhaal zaten en sevdiğim oyunculardan. Kendisi bana garip bir şekilde “bizden biri” havası veriyor. Tanıdık, sempatik, doğal bir oyunculuk sergiliyor.

Evet, Bu Film Benim İçin Özel

Merak etmeyin spoiler vermeyeceğim ama şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim: finaliyle de beni tatmin etmeyi başardı (yedinci kez izlememe rağmen). Film bittiğinde iyi ki tekrar izledim dedim. Evet bu filmi çok seviyorum. Belki haddinden fazla. Belki biraz fazla sahiplendim ama yine de samimiyetle söylüyorum: Prince of Persia: The Sands of Time kesinlikle kötü bir film değil. Hatta çoğu vasat aksiyon filminden fersah fersah önde.

Bugün hala “bir oyun uyarlaması nasıl olur” sorusuna verilebilecek en düzgün cevaplardan biri. Elbette kusurları var. Haşhaşiler zurna sesi eşliğinde göklerden uçarak kafkas dansçısı figürleri yaparak indiğinde komik de oluyor ama çok daha kötü, çok daha ruhsuz aksiyon filmlerinin göklere çıkarıldığını da gördük. Yani, IMDb ortalaması 6.5 olabilir ama benim kalbimde bu film 9/10.

Hançeri bulsam, zamanı geri alıp, bir kez daha ilk defaymış gibi izlemek isterdim.