Birçoğumuzun hayatına Prince of Persia serisi ile giren ve sonrasında bu seriden bayrağı devralarak kalplerimizde özel bir yer tutan Assassin’s Creed serisinin yapımcısı, ben ve benim yaş grubum için tahminen 3. oyunuyla tanıdığımız, kötü adamı Vaas’a hayran kaldığımız ve meşhur göreviyle adrenalinimizi doruklarımıza çıkaran Far Cry markasının sahibi Ubisoft. Sevilen ve özellikle 2. oyunu ile gönüllerde taht kurmuş Call of Duty markasının sahibi Activision…

Ben Assassin’s Creed 1’in fragmanını arkadaşımın evinde izlediğimde, 9-10 yaşlarında bir çocuk olarak hayranlıktan neredeyse aklımı kaybedecektim. Altair’in idam sehpasındaki dövüşü, daha sonrasında çatıdaki kovalamaca sekansı, hidden blade ile bir Tapınakçı’yı öldürmesi ve en sonunda kapüşonunu kapatarak kiliseden çıkan grupla birlikte ortalıktan kaybolması… 9-10 yaşlarındaki benim için çok gizemli, çok güzel ve her şeyden önemlisi çok havalıydı.

Call of Duty ise 2. oyunuyla giriş yaptığım ve çok sevdiğim ama benim için çok özel olmayan bir seriydi. Sadece COD 2, Modern Warfare 1-2 gibi belli başlı oyunlarıyla kalbimde yer tutmuş bir seriydi. Pandemi bizi evlerimize kapatana kadar hâlâ COD 2 Capture the Flag modunu oynardık arkadaşlarımla.

Bu üç seri içinde hem en az mesaim olan hem de en az duygu barındırdığım Far Cry serisi. 3. oyunu çok keyif alarak oynadım, 4. oyun çıktı, onu daha da keyif alarak oynadım. 4. oyunun geçtiği Kyrat çok sevdiğim bir haritadır. 5. oyun çıktı; fragmanlar ilgimi çektiği, tarikat lideri kötü adam konsepti enteresan olduğu için bir süre oynadım fakat 3. ve 4. oyundan sonra aynı oyunu farklı bir haritada oynamak ilk birkaç saatten sonra ilgimi çekmemişti.
Günümüzde bile hâlâ Assassin’s Creed, Far Cry ve Call of Duty serileri sektörün en önemli ve büyük markalarından fakat özellikle bu üç seri oyuncular tarafından bir konuda çok eleştiriliyor: “Sürekli aynı oyunun, aynı mekaniklerle, farklı kostümlerle ve haritalarla yeniden yapılıp satılması.”

2009 yılında Avrupa ve Amerika’da neredeyse adı hiç duyulmamış küçük bir Japon firması olan FromSoftware, Demon’s Souls adındaki yeni oyununu çıkardı. Sony tarafından PlayStation için yaptırılan bu oyun, Sony yetkililerince özellikle zorluğundan dolayı pek beğenilmeyerek sadece Japonya’da satışa sunuldu ve satış anlamında başarılı olamadı. Daha sonrasında Bandai Namco’nun dağıtımını üstlenmesiyle Avrupa ve Amerika’da da satışa çıkan oyun zaman içerisinde kendi kitlesini oluşturmayı başardı. Bu oyun daha sonra oyun dünyasını komple değiştirecek Dark Souls serisinin ilk adımıydı.
2011 yılında Dark Souls piyasaya çıktı ve bu seri ile birlikte FromSoftware günümüzde “Soulsborne” adı verilen formülü uyguladığı Dark Souls üçlemesi, Bloodborne, bence tam olarak bir Soulsborne denmese de Sekiro ve global düzeyde firmayı ve formülü en üst noktaya taşıyan Elden Ring’i bizlerle buluşturdu. Peki nedir bu ‘’Soulsborne’’formülü? Öncelikle şu konuya bir değinelim: Sekiro hariç Soulsborne oyunlarının ana odağı combat değildir; asıl amaç her zaman oyuncuya unutulmaz bir macera yaşatmaktır. Bu macerayı nasıl yaşayacağınız, nasıl bir karakterle ne şekilde yaşayacağınız, hangi rotayı izleyeceğiniz ise her zaman size kalmıştır.
Macera, gelişme hissi ve özgürlük Soulsborne oyunlarının olmazsa olmazıdır. Bunun yanında ambiyans, keşif hissi ve merak eşlik eder; Soulsborne oyunları da keşfetmeyi her zaman ödüllendirir.
Bütün bunlara zorlu, karanlık, oyuncunun elinden tutmayan bir dünya; tatmin edici, çok sayıda silah ve büyü barındıran dövüş sistemi ve zorlu ama başarı hissini sonuna kadar hissettiren ikonik boss’lar eşlik eder.

Boss’lar Souls deneyiminin çok önemli bir parçasıdır. Boss’lar sadece yolunuzda duran engeller değildir; yaşadığınız zorlukların, çektiğiniz çilelerin ete kemiğe bürünmüş halleridir. Onları yenmek, zorlukların üstesinden geldiğinizin, çabalarınızın boşa gitmediğinin göstergesidir. “Sen bu bölgede zorluklarla karşılaştın, düşmanlarla yüzleştin ve geliştin; şimdi al ödülün harika bir boss savaşı,” der FromSoftware.
Bu yüzden boss’lar zorlayıcı, tatminkâr ama aynı zamanda da adil olmalıdır. FromSoftware’ın bu konuda ne kadar iyi bir iş çıkardığını ise söylemeye gerek yoktur sanırım. Oyun tarihinin en iyi ve en ikonik boss’larından birçoğu bu oyunlarda karşımıza çıkmaktadır.
Soulsborne formülünü kâğıt üstünde bu şekilde tanımlayabiliriz fakat her işte olduğu gibi burada da yapması söylemesinden katbekat daha zordur. Bu formülde bir “Soulslike” oyun yaratmanın ne denli zor bir iş olduğunu şuradan anlayabiliriz: Soulslike türü son yıllarda özellikle indie oyun piyasasını etkisi altına almış durumda. Her yıl onlarca yeni Soulslike oyun çıkıyor fakat Lies of P dışında bu türde bırakın FromSoftware kalitesine yaklaşmayı, ortalama üstü bile denebilecek oyun sayısı bile az. Bu da bize bu formülün uygulanmasının ne kadar zor bir iş olduğunu gösteriyor.
Lies of P ise şaşırtıcı şekilde bu formülü uygulayarak beni yukarıda saydığım özelliklerden ziyade beklemediğim taraflarda etkileyerek beklentimi aşmıştı ama konumuz bu olmadığından daha fazla bahsetmeyeceğim.

En başta zorluğuyla bilinen ‘’Soulsborne’’ formülü ve bu formülle çıkan 7 oyundan sonra bu formülden ve bu formülle çıkan oyunlardan sıkıldık mı? Demon’s Souls’tan itibaren çıkan Demon’s Souls hariç bütün oyunları en az iki defa bitirmiş birisi olarak söylemeliyim ki hayır, hatta FromSoftware ve Hidetaka Miyazaki’nin elinden çıkacak yeni Soulsborne oyunlarını büyük bir açlıkla bekliyoruz. Peki, Ubisoft ve Activision’a aynı formülle, aynı mekaniklerle, sadece farklı karakter, grafik ve haritalarda oyunlar çıkarıp sattıkları için ateşler püskürürken, FromSoftware firmasına neden hiçbir şey demiyor; aksine daha da çok bu formülle oyun çıkartmalarını istiyoruz? Biz ikiyüzlü müyüz veya FromSoftware’dan paralar mı yatmış?
FromSoftware aynı formülü kullanıyor evet, ama aynı formülü birbirinin aynısı olan oyunlar çıkarmak için kullanmıyor. Bütün FromSoftware oyunları kendinden önceki oyunların üstüne bir şeyler ekliyor, bazen o kadar büyük değişiklikler oluyor ki yeni oyunda, oyuncular yeni oyunun önceki oyuna daha çok benzemesini istiyor Dark Souls 2 örneğinde olduğu gibi ama FromSoftware hiçbir zaman aynı oyunu ısıtıp ısıtıp önümüze koymuyor. Bütün FromSoftware oyunlarının kendine has bir büyüsü ve çekiciliği var. Her oyun bariz bir şekilde bazı alanlarda sizi daha çok etkiliyor. Peki, bu nasıl oluyor?

Dark Souls 1 (Remastered):
Benim ilk Souls oyunum ve bu sebeple de bende çok özel yere sahip bir oyun, açık ara en sevdiğim FromSoftware oyunu. Bunun başlıca sebebi ise bence bütün FromSoftware oyunları içinde ambiyans ve macera hissini en iyi veren oyun. Oyunu oynarken ister istemez o maceraya öyle bir çekiliyorsunuz ki, NPC’lerle öyle bir bağ kuruyorsunuz, o dünyaya öyle bir kaptırıyorsunuz ki kendinizi, oyunu bitirene kadar gerçek hayatınız Dark Souls 1 oluyor.
Bu oyun ayrıca serideki en ikonik NPC’lere sahip. Spoiler vermemek adına hiçbirinden bahsetmeyeceğim. Çünkü bu NPC’leri ilk gördüğünüz ve ilk defa iletişim kurduğunuz anlar bile o kadar kalbinize işliyor ki herhangi bir ayrıntı verip bunu bozmak istemiyorum. Dark Souls 1, serinin tonunu o kadar güzel belirliyor, ağzınızda öyle özel ve eşsiz bir tat bırakıyor ki, ondan daha güzel lezzetler tatmanıza rağmen kendinizi yine o tadı ararken buluyorsunuz.
Geçtiğimiz senenin son iki ayı benim için tamamen Elden Ring ile geçti. Bence FromSoftware’in en iyi oyunu ve oyun tarihinin de en iyi oyunlarından birisi. Fakat Elden Ring’i bitirir bitirmez canım inanılmaz şekilde Dark Souls Remastered’a dönmek istedi. Demon’s Souls ile başlayan, Dark Souls 1 ile tonu belirlenen bu formülün zirvesi olan Elden Ring’i oynamıştım fakat yine de ilk Souls oyunuma, Lordran’a, beni tekrar çocukluk günlerime, PS2 günlerime döndüren oyuna dönmek istemiştim. Hemen indirip oynadım, bir oturuşta DLC dahil bitirdim ve tekrar âşık oldum.
Dark Souls 1 DLC’si “Artorias of the Abyss”, hem FromSoftware’ın gelecek oyunları açısından hem de serinin hayranları açısından çok önemli bir DLC’dir. Serinin gelecek boss’larına birçok açıdan ilham olduğunu düşündüğüm 3 tane boss bu DLC’de yer almıştır. Yine spoiler vermeyeceğim fakat bu DLC’deki bir boss, benim bütün FromSoftware külliyatı içinde en sevdiğim karakterlerden birisidir ve ben dahil birçok hayranın favori boss’larındandır. Ambiyansı, macera hissi, harita tasarımı üst düzeydir ve bu şekilde oyuncuya o dünyaya, o karakterlere bağlanma hissiyatını en güzel Dark Souls 1 (Remastered) verir.

Dark Souls 2 (Scholar of the First Sin):
Bir kesime göre serinin yüz karası, bir kesime göre ise serinin açık ara en iyi oyunu. Benim için ise çok iyi bir oyun ama iyi bir devam oyunu değil. Dark Souls 2, aynı 1. oyun gibi özel bir oyun, kendi büyüsüne sahip bir oyun ama 1. oyundan farklı bir büyüsü var.
Dark Souls 2, oyuncuya sağlanan özgürlük, içerik, silah, büyü, zırh çeşitliliği açısından 1. oyunun çok üstüne çıkıyor. Oyuncuya yine harika bir macera sunuyor ama bunu Dark Souls 1’den farklı şekilde ve farklı bir düzende yapıyor. Bir kesimin de bu oyundan nefret etmesinin temel sebebi de bu. Dark Souls 1’de oynayıp sevdiklerinden farklı bir Dark Souls oyunu bulmanın öfkesi var bu kesimde.
Dark Souls 2, hem hikâye hem de dünyasıyla 1 ve 3. oyundan ayrışarak karanlık bir peri masalını oynuyormuşsunuz hissiyatı veriyor. Ama bu masalsılığı o kadar büyüleyici ve kendine has ki bu da onu çok iyi bir oyun yapıyor benim gözümde. Bir tane büyük günahı var ki, o çok puan götürüyor Dark Souls 2’den. Bu oyunda etkileyici, zorlayıcı ve kaliteli denebilecek boss sayısı çok az. DLC’ler ve DLC boss’ları gayet iyi fakat ana oyun bu konuda sınıfta kalıyor. Fakat Elden Ring’e kadar en çok içerik ve içerik çeşitliliği vadeden, çok kendine has bir oyun olan Dark Souls 2, aynı zamanda oyuncuya özgürlük, kendine has bir ambiyans ve çok fazla eğlenceli saat vadediyor.

Dark Souls 3:
Üçlemede büyüsü en az oyun. Dark Souls 3, sanki 1. oyunun devasa bir DLC’si gibi hissettiriyor. 1. oyuna dair çok sayıda referans barındırıyor, aynı zamanda da üçlemede oyuncuya en az özgürlük tanıyan, üçlemenin en çizgisel ilerleyen oyunu.
3. oyun, Dark Souls 1 ile Bloodborne’un kombinasyonu gibi hissettiriyor fakat burada da mekaniksel ve oynanış anlamında büyük değişiklikler karşımıza çıkıyor. Dövüş sistemi ve oynanış o kadar üst düzey ki, bu üst düzey oynanışa bir de serinin en iyi boss kadrosu eşlik ediyor.
Günümüzde bile Sekiro ile Dark Souls 3, boss savaşları konusunda bütün FromSoftware oyunları arasında zirvededir. Buna ek olarak üçlemenin hikâye finalini çok iyi yapıyor, 1 ortalama ve 1 şaheser DLC ile birlikte Dark Souls hikâyesine noktayı koyuyor ve bu noktayı da bence hâlâ gelmiş geçmiş en iyi FromSoftware boss’u ile koyuyor.
Önceki iki oyundan birçok alanda eksik olmasına rağmen, oynanışıyla, boss’larıyla, enfes müzikleriyle ve bu önemli seriyi bu kadar güzel sonlandırmasıyla “muhteşem” sıfatını ve zamanınızı hak ediyor.

Bloodborne:
Birçok oyuncunun en sevdiği ve bu türün yaratıcısı Miyazaki dahil birçok kişinin favorisi, gözbebeği Bloodborne. Bu oyun, bir defa ambiyansı ve sanat tasarımıyla girdiğiniz anda sizi içine alıyor. Orta Çağ kalelerini, zırhlarını, büyüleri bir kenara bırakarak Viktoryan İngiltere’si mimarisine sahip Yharnam’a gidiyoruz.
Bütün FromSoftware oyunları içinde en iyi ve en kompleks hikâyeye sahip oyun Bloodborne. Çok keyifli ve önceki oyunlardan çok farklı bir dövüş sistemine; Insight gibi, Rally gibi, tabanca ile parry yapma gibi farklı mekaniklere sahip olan oyun, ambiyansı ile sizi büyülerken, yer yer ciddi şekilde korkutuyor.
Hikâye anlamında çok ağır ve karanlık bir hikâyeye sahip olan Bloodborne, size Dark Souls oyunları hissiyatı verirken bir o kadar da onlardan ayrışarak kendi büyüsünü yaratıyor. Ana oyunu boss kadrosu olarak bir tık zayıf bulsam da FromSoftware’in yaptığı belki de en iyi DLC olan “Old Hunters” DLC’si ile Bloodborne deneyimi dövüşler, hikâye ve ambiyans anlamında zirveye çıkıyor.
PlayStation’ın en önemli markalarının bile günümüzde PC’ye çıkmasına rağmen Bloodborne ve Demon’s Souls hâlâ PlayStation exclusive (PlayStation’a özel) olarak sadece PlayStation’da oynanabilir durumda. Bu durum ise birçok PC oyuncusu ve Bloodborne hayranı için kanayan bir yara maalesef ki.

Sekiro:
Teknik anlamda bir başyapıt. Ben küçüklüğümden beri kılıç (katana) dövüşü hayranı bir adamım ve Sekiro bana öyle bir dövüş deneyimi yaşattı ki Sekiro’dan sonra uzunca bir süre yakın dövüş içeren bir oyun oynamadım.
2019 senesinin “Yılın Oyunu” olan Sekiro: Shadows Die Twice, Dark Souls 3 ile birlikte boss’lar ve boss savaşları konusunda en tepede duruyor. Bu kadar iyi bir dövüş sistemine bu kadar iyi boss’lar eşlik edince, başından kalkamayacağınız, bağımlısı olacağınız bir deneyim ortaya çıkıyor.
Soulsborne formülünün özgürlük ve çeşitlilik gibi elementlerinin önceki oyunlardaki kadar bulunmadığı Sekiro’da ana odak dövüş sistemi. Sekiro’da diğer oyunlardaki gibi karakter geliştirme seçeneği veya daha güçlü silahlar, zırhlar kullanma seçeneği olmadığından Sekiro tam bir “Git Gud!” oyunu.
Uyarayım: En zor fakat bir yandan da en tatmin edici FromSoftware oyunudur.

Geldik bu formülün zirvesine, 2022 senesinin “Yılın Oyunu” Elden Ring’e. İlk başta şunu söyleyeyim, Rockstar veya CD Projekt Red hariç herhangi bir firmadan bu denli büyük, detaylı, ödüllendirici ve keyifli bir açık dünya görebilir miyiz emin değilim.
Bunun yanında devasa bir içerik zenginliğine sahip Elden Ring, oyuncuya oyunda yapabileceği o kadar çok şey sunuyor ki, bir noktada içerik fazla bile gelebiliyor. Gidebileceğiniz o kadar yer, yapabileceğiniz o kadar çok build ve kullanabileceğiniz o silah var ki sadece ana oyunda yapabildikleriniz bile akıl alır gibi değil.
Oyun aynı zamanda görsel ve işitsel bir şölen. Bütün FromSoftware oyunlarında olduğu gibi Elden Ring de muhteşem bir sanat tasarımına sahip. Bunun yanında aşırı tatmin edici silahları, muhteşem boss savaşları size yüzlerce saat keyifli vakit vadediyor.
Bir de tabii ki devasa DLC “Shadow of the Erdtree” ile içerik ve keyif daha da artıyor. Henüz DLC’yi oynayamadığımdan çok bir şey söylemeyeceğim bu konuda. Elden Ring, kendinden önceki neredeyse bütün oyunlardan bir şeyler barındırıyor ve Soulsborne formülünü zirveye ulaştırıyor.
En iyi yaptığı şey ise adrenalini ve gelişme hissini oyuncuya üst seviyede yaşatıyor. Bütün FromSoftware oyunları size bu hissi verir, bu oyunların temel amaçlarından birisi budur ama Elden Ring bu gelişme hissiyatını çok üst düzey yaşatıyor ve özellikle boss savaşlarında sizi adrenalin bombardımanına tutuyor.
Sağladığı sınırsıza yakın özgürlük ve içeriğin çokluğu sebebiyle kimine göre en kolay FromSoftware oyunuyken, kimine göre de en zor FromSoftware oyunu. Gerçek anlamda bir başyapıt ve mutlaka oynanması gereken bir eser.

Demem o ki, formül aynı olmasına aynı, evet; fakat FromSoftware bize aynı formülle nasıl farklı ve özgün oyunlar yapılabiliri gösteriyor. Miyazaki hayalindeki oyunu ve vizyonu gerçekleştirmeye çalışırken her zaman daha iyisini hedefliyor, bu sebeple Fromsoftware’ın aynı fomülle yapılmış oyunları tekrara düşmek yerine birbirlerinden güç alan ve üstüne koyan yapımlar oluyor ve biz oyuncular da bunu çok seviyoruz.
Günün sonunda bu bir iş ve Activision için Call of Duty, Ubisoft için Assassin’s Creed ve Far Cry serileri maddi olarak büyük markalar fakat bir oyunsever olarak, iki firmanın da aynı oyunları yapmak yerine, eskiden oldukları daha farklı, yaratıcı ve sıradışı tecrübelere bizi sürüklemelerini çok isterdim. Ama bunun için artık bağımsız yapımlara bel bağlamamız gerekiyor sanırım.
Son zamanlarda konuşmak istediğim bir konuydu. Ne kadar büyük bir FromSoftware hayranı olduğum az çok anlaşılmıştır. Şimdi, kısa kısa bahsettiğim oyunlar hakkında, özellikle Dark Souls 1(Remastered) hakkında sevgimi haykırdığım bir yazı da yazacağım.
Praise The Sun!!!


