“For Those Who Come After”
Bu sene, yıllardır ertelediğim oyunları oynamak gibi çok zorlu (!) bir hedefim vardı. “Ben bunu nasıl kaçırmışım?” deyip çok keyif aldıklarım da oldu, hoşuma gitmeyen bir sorumluluğu yerine getiriyormuşum gibi görev bilinciyle oynadıklarım da. Tam da böyle oyunlarla haşır neşir olduğum bir dönemde, ansızın Game Pass’te her şeyi değiştirecek bir oyun belirdi: Clair Obscur: Expedition 33.
Expedition 33 ile alakalı ne bir heyecanım ne de bir beklentim vardı. Gecenin geç bir saatiydi; “yatmadan biraz bakar, kapatırım” düşüncesiyle oyunu indirmeye başladım.
İlk sahneyle birlikte, oyunun beni başka bir dünyanın içine çekmeye niyeti olduğunu hissettim. Arka planda çalan tatlı müziğiyle beraber, kendimi bir balkondan dışarıdaki enteresan manzaraya bakarken buldum. Hemen yanı başımdaki masanın üstünde bir gül duruyordu. O gülü aldım ve Lumière sokaklarında Maalle adındaki küçük bir kızın bana yol göstermesi eşliğinde ilerlemeye başladım.
“Burası neresi? Neden her yer çiçeklerle süslenmiş? Gommage mı?”
Lumière’deki her adımım bana yeni bir soru sordurdu. Sonra karakterimizin eski kız arkadaşı Sophie ile karşılaştım. Aralarındaki diyalogların doğallığı, akıcılığı ve sunum kalitesine şaşırdım. Bu oyunu görece küçük bir stüdyo yapmamış mıydı?

Sophie’nin boynunda kırmızı beyaz çiçekler vardı; hem durgun hem neşeliydi. Olacakları kabullenmiş, kurtulmak için çırpınmak yerine bulunduğu durumda nasıl mutlu olabileceğini aramayı seçmişti.
Sonra limana indik, Paintress gelip ufuktaki “34” yazısını silip yerine “33” yazdı…
Ve Gommage başladı…
Evet sevgili okur, ben Clair Obscur: Expedition 33’e girdikten sonraki bir saat içinde çoktan kendimi kaptırmışken buldum. Uzun zamandır oyunlarda yaşamadığım hisleri yeniden yaşadım. Hiç düşünmeden, her boş anımda tekrar tekrar oyunun başına oturmak; oynamadığım anlarda bile oyunun aklımdan çıkmaması, her detayı merak etmek, her şeyi görmek istemek, oyunu oynarken bitirmek için değil, bitirmemek için uğraşmak…
Öncelikle şunu belirtmek istiyorum: Benim oynayıp da sevdiğim sıra tabanlı oyunların sayısı bir elin parmağını geçmez. Yani bu türle çok aşina biri değilim. Ama sanıyorum ki övgülerim tam da bu sebeple daha kıymetli. Clair Obscur bana sıra tabanlı dövüş sistemini sevdirdi. Her savaşa heyecanla girdim ve hepsinden çok büyük keyif aldım.
Nedir Bu Clair Obscur?
Clair Obscur: Expedition 33, sıra tabanlı bir rol yapma oyunu. Her ne kadar bu tür oyunlara artık genel olarak JRPG (Japanese RPG) desek de, oyunun geliştiricisi Sandfall Interactive, Fransa çıkışlı bir oyun şirketi. Hatta projenin başındaki isim Guillaume Broche, eski bir Ubisoft çalışanı.
Lumière adındaki şehrin sakinleri büyük bir lanetin gölgesinde yaşıyor. Her yıl Paintress adındaki gizemli bir varlık çıkageliyor, ufuktaki bir monolitin üzerine bir sayı yazıyor ve o sayıdan bir yaş küçük olan herkes açıklanamaz şekilde hayatını kaybediyor. Yani Paintress, her yıl ölüm yaşını birer yaş düşürüyor. Lumière halkı da her sene bu döngüyü kırma umuduyla monolite “expedition” adı verilen seferler düzenliyor. Seferin amacı, monolite ulaşıp Paintress’ı durdurmak. Tahmin edeceğiniz üzere Expedition 33 ise 33 yaşındaki gönüllülerden oluşan grubumuzun ismi.

Gerçek Karakterler
Spoiler olmaması açısından karakterlerin kim olduklarını ve hikayelerini detaylandırmak istemiyorum. Onun yerine, size karakterlerin nasıl hissettirdiğinden bahsetmek istiyorum. Son yıllarda oyunlardaki diyaloglardan keyif almadığımı fark etmiştim — meğer keyif almadığım şey, yazmak için yazılmış diyaloglarmış. Devasa stüdyoların ürettiği oyunlarda o kadar çok ruhsuz, sunta gibi konuşmalara maruz kaldım ki, zamanla bu konuda beklentimi kaybetmişim. Çünkü Expedition 33 karakterleri her konuştuğunda can kulağıyla dinledim. Ne hissettiklerini, ne düşündüklerini hep merak ettim. Hepsi birbirinden net şekilde ayrışan, belirgin karakterlere sahipti. Özellikle buradan can dostum Esquie’ye selamlar!

Oynanış muazzam!
Hiç uzatmadan söylemek istediğim bir şey var: Expedition 33’ün dövüş sistemi, hayatımda gördüğüm en keyifli sıra tabanlı dövüş sistemi. Bundan daha iyisini tahmin ediyorum ki yine Sandfall Interactive yapabilir. Her karakterin oynanışı gerçekten birbirinden farklı; her biri kendi dinamiğine ve temposuna sahip. Örneğin, Lune elemental bir karakter. Her yeteneğiyle çeşitli elementler biriktiriyor ve bu elementleri başka yeteneklerde kullanarak stratejik kombinasyonlar yaratabiliyor. Verso ise saldırı yaptıkça artan, hasar aldıkça azalan bir “rank” sistemine sahip. Bu rank seviyesi, hangi saldırının ne kadar güçlü olacağını doğrudan etkiliyor. Karakterlerin yetenekleriyle çok çeşitli kombinasyonlar çıkarıp oynanışı dilediğiniz gibi çeşitlendirebiliyorsunuz. Tüm yeteneklerin animasyonları ve parçacık efektleri gerçekten şahane görünüyor. Karakterleriniz seviye atladıkça açabileceğiniz yeni yeteneklerin olduğu yetenek ağaçları da mevcut. Yetenekler oldukça çeşitli ve yeterli. Hele bir de bu yetenekler Pictos ile birleştiğinde…

Pictos, Pictos, Daha Çok Pictos!
Oyunda “Pictos” adı verilen, her karakterin üç adet takabileceği pasif yetenekler bulunuyor. Ancak bu sistemi asıl çılgın yapan şey şu: Eğer bir Pictos aktifken dört savaş kazanırsanız, bu Pictos öğreniliyor ve tüm parti üyeleri tarafından belli Lumina puanları karşılığında kullanılabiliyor. Şimdi düşünün; oyunda 190’ın üzerinde Pictos mevcut ve her biri hem birbiriyle hem de karakterlerin özel yetenekleriyle ilişkilendirilebilecek farklı kombinasyonlar sunuyor. Üstelik parti üyelerinin kendi aralarında da kombolar geliştirebildiğini eklerseniz, ihtimaller resmen sınırsız! Sırf bu yetenekleri optimize etmek için saatlerinizi harcamanız olası.
Sihirli Dokunuşlar: Dodge ve Parry
Bu oyunu oynadıktan sonra insan şunu sormadan edemiyor: “Neden bütün sıra tabanlı oyunlar interaktif dövüş sistemine sahip değil ki?” Her ne kadar dövüş sistemi sıra tabanlı olsa da, hiçbir zaman pasif şekilde sıranızı beklediğinizi hissetmiyorsunuz. Gelen saldırılardan aktif olarak kaçınmak için iki seçeneğimiz var: Dodge ve Parry. İkisi de keyifli olmakla birlikte, düşmandan gelen atakları ardı ardına parry ile karşılayıp counter-attack yapmanın hazzını anlatmak gerçekten zor. Zamanlamayı tutturmak en başta kolay değil; oyuncuyu sıra tabanlı oyunlardaki o klasik “tuşa bas, bekle” mantığından tamamen çıkarıyor. Savaş süresince her an aktifsiniz. Hem siz atak yaparken Quick Time Event’ler sayesinde atağınızda maksimum hasarı vermeye çalışıyorsunuz, hem de gelen saldırılarda Dodge ve Parry yapıyorsunuz.

Görsel ve İşitsel Şölen
Expedition 33 hakkında konuşup da sanat tasarımına ve müziklerine değinmemek imkansız. Oyunda girdiğiniz her bölge çok güzel ve kendine has görünüyor. Karakterlerin ve düşmanların tasarımları, renkler, ışıklar, patlamalar, efektler… Her şey tek kelimeyle harika. Ama oyunun müzikleri, görselliğinden bile önde. Hemen hemen her parça, yaşadığınız anla o kadar uyumlu ki; atmosferi tam anlamıyla hissettiriyor. Hüznü de, neşeyi de duyduğunuz notalarda çok net hissediyorsunuz.
Son Karar
Fazla söze gerek yok; benim şimdiden Game Of The Year adayım. Kesinlikle bir başyapıt. Türe uzak olanların bile bir şans vermesini şiddetle tavsiye ediyorum!


